Fazıl Say Mevzusu: Kim Haklı?

Fazıl Say'ın yaz ortasında "Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum." sözleriyle gündeme taşıdığı arabesk tartışması yaz sonlarına doğru sönmeye yüz tutmuşken, Say'ın HaberTürk'e verdiği röportajdaki sözleriyle tekrar alev aldı. Bu röportajda pek çok kesimin tepkisini çeken şey, Say'ın Sezen Aksu için söylediği "Çok kirli, detone söylüyor; müzik yapıyoruz patlıcan yemeği değil." sözleri oldu.



Bu röportajdan kısa bir süre sonra dün akşam, öncesinde Twitter'da kendisiyle tartışma yaşayan Cüneyt Özdemir'in sunduğu 5N1K programında bu konu tartışıldı. Akademisyenler, Mehmet Tez ve Hakkı Bulut'un katılımıyla geçen programa Fazıl Say'ın telefonla konuk olmasıyla birlikte ortalık şenlendi. Programdan en net hatırladığım şey, Hakkı Bulut'un Fazıl Say için "Bunun gibiler siyasi parti gibidir, kaypaktır" sözünü sarf etmesi oldu.

Cüneyt Özdemir'in dünkü daveti üzerine Fazıl Say bugün programa katıldı, yarın gazetelerde okuyacağınız pek çok ilginç şey söyledi. Ben ise Fazıl Say'ın üslubunu bir kenara bırakarak konuya başka bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum.

Fazıl Say'ın görüşleri, toplumumuzun bir analizinin yapılması adına mükemmel bir örnek teşkil ediyor. Karşımızda kendi deyişiyle "yüksek kültürlü", klasik müzikle uğraşan bilgili bir adam var ve bu adam halkın çoğunluğunun dinlediği müziği beğenmiyor, bu müzik yerine daha "düzgün" bir şeyler dinlemeleri gerektiğini düşünüyor. Karşısında ise "halk senelerdir bu müziği dinliyor, halkı rahat bırakın" diyen insanlar var.

Bu iki karşıt görüşteki grup, Jakobenizm ile Liberalizm arasında yıllardır süregelen tartışmalar ele alındığında incelenmeyi hak ediyor. Halk, güvenilmeyen, yönlendirilmesi gereken bir güruh mudur; yoksa halk kendi haline bırakılmalı ve gitmek istediği yöne gitmesine izin mi verilmelidir?

Her iki tarafın da eleştirilecek yönleri var elbette. İlk grupta olanlara şu iki soru sorulmalı: "Halk için doğru olanı (hatta genel olarak "doğru" olanı) kim bilebilir?" ve elbette, "Who watches the watchmen?". İkinci grupta olanlar ise "Kendi haline bırakılan halkın ne yapacağını kestirmek, ülkeyi süründürmeyeceğinden emin olmak mümkün mü?" sorusuna cevap vermek için çabalamalılar.

Aynı şey arabesk için de geçerli: Bunca yıldır dinliyorlar, kültürümüzün bir parçası oldu artık diye insanların bu müziği istedikleri gibi dinlemelerine izin mi vermeliyiz? (Bu noktada şu soruya da cevap almak lazım: İnsanların 50 yıl önce dinlemedikleri bir müziği şu anda dinliyor olmalarında toplum mühendisliğinin de etkisi yok mu biraz? Turgut Özal'ı saygıyla anıyoruz.) Yoksa bu "yavşaklığa" izin vermeyip halkın alışkanlıklarına müdahale mi etmeliyiz?

Açıkçası ben bu noktada bir karara varamıyorum, iki tarafın tavırları da benimsediğim tavırlar değil; ama daha iyi bir çözüm de üretemiyorum an itibariyle. Ancak şurası kesin, arabesk müzik olmasa da arabesk yaşam tarzının toplum tarafından bu kadar hazmedilmiş, içselleştirilmiş olmasını pek kabullenemiyorum.

Bütün bunlara ek olarak, bu tartışmanın bize gösterdiği bir gerçek daha var: Ülkemizin "yüksek kültürlü" akademisyenleri ve müzisyenleri halen topluma yukarıdan bakmaya, halkı anlamamaya devam ediyorlar. Değerli bir insanın tavsiyesi üzerine izlediğim aşağıdaki konuşma bu anlayışın çarpık noktalarına da önemli göndermelerde bulunuyor. Zander'ın aklımıza soktuğu düşünceyi bir kez de burada tekrarlayalım: Toplumun yüzde 3'ü klasik müzik dinliyorsa, bunu yüzde 4'e yükseltmek mi bizi daha çok mutlu eder; yoksa bu müziği toplumun tamamına yaymak mı? Bu anlayışla biraz zor.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...