Re: About Buying Reactable

Ben başka bir şey demiyorum.



Dear Yiğit,

Thank you for your deep interest in the Reactable.

Recently we launched our current version, the Reactable Experience. It is specially designed for museums, public installations and studios, and its software mainly focuses on the collaboration of various users. It is robust and vandal proof, therefore it is rather heavy and is usually installed in a fixed place.

We are also working on a portable version for musicians and DJs. We will probably launch it in spring 2010 but we don't know the price yet, it depends on many factors.

So are you interested in the Reactable Experience or rather in the future version for musicians?


Reactable @ Uncharted

Bilen biliyor, uzun bir süredir Santralistanbul'da Uncharted / İsimsiz adlı bir sergi bulunmakta. "Medya sanatlarında kullanıcı çerçeveleri / User frames in media arts" alt başlıklı sergi, kullanıcı etkileşimini odağına alan ilginç eserler barındırıyordu.


Bazıları bana Azınlık Raporu'nu andıran, bazıları "yok artık" dedirten, bazıları da çok sıkıcı pek çok eser bulunmaktaydı sergide. Çok üzgünüm ama bu Pazar kapandı sergi. Ben de erteleye erteleye, kapanacağı gün gittim sergiye.


Hemen altımda görmüş olduğunuz fotoğrafta kamera aracılığıyla hareketlerinizi algılayan bir sistem bulunmakta, böylece sizin bulunduğunuz noktaya ve yaptığınız hareketlere göre ekrandaki çeşitli nesneleri gönderiyor. Ben de durmadım oynadım elbette.


Aslında soru şu: Artık haber bizsek, sanat da bu etkileşimin ürünüyse, bir sonraki aşamada ne var? Çünkü şurası belli, bu sergide gördüğümüz ürünlerden bazıları, belli ihtiyaçları giderecek şekilde yeniden tasarlanıp ticari olarak sunulacaktır. Çok basit bir şekilde şunu söyleyeyim: Şu anda bile Wikipedia'da bir bilgiyi yanlış yazarak çok güvenilir sayılan New York Times gibi kaynakları yanıltabiliyor, halkı yanlış bilgilendirebiliyor ve pek çok insanı işinden edebiliyorsunuz. Haberin ve sanatın yaratılması belli kitlelerin "tekelinden" çıkıp senin benim gibi düz insanlara yayıldığı zaman ne olacak?

Fazla ciddi oldu, neyse.

Buraya kadar sabredenler için ise en güzel fotoğraf geliyor:


Reactable denen bu "afet", daha gitmeden beni benden almıştı zaten. Masa gibi bir yüzeyin üzerine çeşitli şekillerdeki nesneleri koyarak metronom, sample, tempo gibi pek çok ögeyi bir araya getirebildiğiniz bu alet ile herkes müzisyen, herkes sanatçı! Biz de boş durur muyuz, yanımıza yaklaşanlara ters ters çatarak uzun bir vakit geçirdik; yukarıda ve aşağıda gördüğünüz şekilleri bir araya getirerek bir klübü deli gibi zıplatacak müziklere imza attık. Tek kişi halletmek zor, büyük bir ezber istiyor ve en önemlisi: "Elektronik müzik yapanlar müzisyen değil arkadaşım" lafını söyleyenleri susturmak adına ortaya konan en önemli aletlerden biri olarak gözükmekte şu anda.



Her ne kadar "sales@reactable.com" a "Ben bunu almak istiyorum ulan" diye mail atmış olsam da seri üretim ve satışı yokmuş şu anda; olduğu zaman atlayacağız ama, orası kesin.

Özlenen sergi Uncharted'dan selamlar, ben Yiğit Arda Türkoğlu, ev taşıyorum.

Why We Drink

Serbest çağrışım böyle bir şey olsa gerek.




17 Ağustos

...Çünkü her insan gibi biz de, kayıplar büyük rakamlarla, kişiselleştirilmeden ifade edildiğinde bir bok anlamıyor, hiçbir şekilde etkilenmiyoruz.

Acaba, bütün milleti toplayıp, 17 Ağustos'u her şeyiyle yaşayan insanları da toplayıp, teker teker o insanların hikayesi kendi ağızlarından diğerlerine anlatılsaydı, 10 yıl sonra bir şeyler farklı olur muydu?

Biz bir tanesini okuyalım. SSUKB yazdı.

Ben 17 Ağustos'ta İstanbul dışındaydım, ve bunu iyi mi kötü mü olarak algılamalı bilemiyorum ama o depremle ilgili hiçbir şey yaşamadım. Sonrasında yardım için Gölcük'e gittik, dayım da sağlık ekibi olarak gelmişti Anadolu'dan. Belki de öncesini birebir yaşamadığımdan, sanırım hiçbir zaman tam anlamıyla kavrayamadım durumun vehametini. Belki de bu yüzden, her ne kadar çok etkilensem de, yıllar sonra bile unutulmayacak çok canlı bir imge olarak kalmadı aklımda.


Annemin sesiyle yatağımdan sıçradığımda gecede bir gariplik olduğunun farkındaydım. Babamı bir kez daha o denli şaşkın ve korkmuş vaziyette gördüğümü hatırlamıyorum, merdivenlere doğru yürür ve bir yandan dengemi korumaya çalışırken her kriz anında olduğu gibi annem insiyatifi eline almış, bizlere aşağı inmemizi söylüyor, ve muhtemelen doğumgünüme son dakikada davet ettiğim bir arkadaşımın evinde fazlalık oluşturduğundan ve bu davete eli boş gelmek uygun kaçmayacağından hediye mahiyetinde annesine aceleyle paketlettirdiği portakal şeklindeki kokulu mumu yakacağı bir ateş arıyordu el yordamıyla. Garip bir uğultu duyulduğunu anımsıyorum, akşam haberlerini STV'de izlemeyi tercih eden biri olsaydım, yaşananları beton blokların vecd ile secde etmeleri olarak tanımlayabilirdim. Yalnız hakikaten kutsal bir andı, o dakika aklıma Allah yahut ölüm korkusu gelmemişti o ayrı, sadece neler olduğunu kavramaya çalışıyor ve etraflıca düşünmekten ziyade zevahiri kurtarmaya bakıyordum. Bunun içinse öncelik dışarı adım atmaktı. Hülasa babamla beraber evin alt katına indik, sonrasındaysa apartmanın girişine. Son merdivenden aşağı adımımı attığım saniye sallantı sona erdi. O telaşla, annemi geride bırakışımızı halen daha utançla hatırlarım.

Babamın garip bir tıyneti vardır; safi duygusal, ancak hislerini dışa vurmayı acziyet sayan. Gün olur bir kaşık suda fırtına koparır, yapılan her ne olursa olsun tatmin kalmaz, yahut öyle görünür. İşte böyle zamanların çoğunda, hem benimle hem de babamla başa çıkmak, ve hatta çokça anlaşmazlık yaşadığımızdan aramızda denge kurmak mecburiyetinde kalan annem bu durumdan yakınırken sohbetin taraflarına, esasında iki çocuk annesi olduğunu söylemek yollu babama inceden dokundurur. O akşam, o hengamede hakikaten babam hiç doğmamış ağabeyim gibiydi, peki ya babam neredeydi diye sorsam kendime dönüp, muhtemelen benim olmadığım bir yerdeydi; belki de birkaç saniye önce ağırlığında ezilmekten kılpayı kurtulduğu, yatağın üzerine devrilen devasa gardırobun altında.


Dışarıda ilk gördüğüm şey zifiri bir karanlıktı. Ezbere yürüyorduk, gittikçe yayılan bir toz bulutuna doğru. Ne ile karşılaşacağımı hiç kestiremiyordum. Aklımdaki tek soru ne zaman odama ve sıcak yatağıma geri dönebileceğimdi; ancak yüz yirmi tane tahmin hakkı verilse yine de bilemeyeceğim bir gelecek zamandı sorumun cevabı: tamı tamına 15 ay. Bu farkındalık yoksunu halimizle arabaya vardık, ön koltuğa oturdum ve radyoyu açtım.




TGRT radyo yayını var, ve henüz 3 dakika önce gerçekleşen hadiseye dair hiçbir şey yok, sade bir bant kaydı dönmekte. Annem dayımları merak ediyor, takriben bize 5 dakika yürüme mesafesinde oturuyorlar. Dayım diyorsam büyük dayımdır, ortancasının evi ise hemen hemen aynı mesafede, ters doğrultuda, okulumun alt kısmında. O esnada ortanca dayım yaklaşıyor yolun ötesinden. Kır saçlı bir adamdır, söylenen odur ki bundan kelli ona çekmişim; malum oğlan dayıya kız halaya muhabbeti. Bunun dışında bir ortak noktamız bulunduğunu hayatımın hiç bir döneminde düşünmedim. Onun yaşantısı aile sohbetlerinde sıkça “varlıktan yokluğa” hikayelerinin mezesi olarak hatırlanagelir. Anneme sarılıyor ağlamaklı. Üstü başı niçin bu denli toz içinde kalmış, anlamakta zorlanıyorum. O esnada radyo en nihayetinde bant yayınına ara verip, bir deprem olduğu bilgisini(?) dinleyenlerle paylaşıyor. Merkez üssü Avcılar deniyor. Annemin hıçkırdığını duyuyorum, başımı camdan dışarı çıkıp ne olduğunu anlama derdindeyim. Ortanca dayım oturdukları binanın kendi evlerinin bulunduğu son katı hariç kalacak biçimde yıkıldığını, ne yengemin, ne kuzenlerimin, ne de gördüğümüz gibi kendisinin burnunun dahi kanamadığını söylüyor. Telaşla o yöne doğru hep beraber yol alıyoruz, o gece eve geri dönemeyeceğimi ilk kez o an farkediyorum.

Korkunç bir manzara beliriyor karşımda, ben yaklaştıkça büyüyor. Enkazlardan yükselen inlemeleri duyuyorum; bunun harici şaşırtıcı bir huşu. Okulumun yanında toprak bir top sahası vardı o zamanlar şimdi yeni bir yerleşme alanı haline getirilen. İnsanlar toplanmış, basireti bağlanmış biçimde bekliyor neyi beklediğini bilmeksizin. Kuvvetle muhtemel günün ilk ışıklarını. Babam bu vaziyeti mahşer gününe benzetiyor. Artık kendini toplamış bir halde, üzerindeki atıllığı atmış. En ilginç ayrıntı ise, 200 metre aşağıdaki camiide çıplak sesle sabah ezanı okunuyor. İrkiliyorum.

O gece gökten çok yıldız kaydı. Kapkara bir kentin tepesindeki pırıl pırıl gökyüzünde, her biri zorlanmaksızın teker teker sayıldı. Eşkıya filminin bir izdüşümüdür bu sahnenin çok kişinin ölümüne yorulması. Hiç kimsenin bu hadiseyi bir perseid yağmuru, her sene aynı dönemde gerçekleşen bir doğal vakıa olarak naklettiğini, yahut açıkladığını sanmıyorum. Zira ne 17 ağustos gecesi, ne de sonrasında gerçeğe zerre kadar ihtiyaç yoktu. İnsanları inadına ayakta tutan, beton yığınlarından oluşmuş toplu mezarların başında bir yaşam bulma umuduyla aletsiz gereçsiz günlerce çabalatan, açlığı ve susuzluğu hiçe saydıran bu mücadelenin anlamı neydi? Bana göre çokça ölüm korkusu, ve önce emek, sonra tevekkül; ve hatta bir bakıma Doktor Rieux' nün başkaldırışıydı.Ve o gece, felaketin içindeki en büyük mucize, insanın ta kendisiydi.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...