Ruh Geri Geldi mi?


Böyle bir maç olabilir mi sayın seyirciler? Bu heyecana kalp dayanır mı?

Meira'ya rağmen, Barış'a rağmen, Baros'a rağmen, hakeme rağmen; hatta Sabri'ye rağmen Sabri'yle, Arda'yla, Kewell'la ezdik. 93 dakika kanser oldum. 11. saniyede yenen gole rağmen, 5 dakikada tur atlayıp, 5 dakikada turu kaybetmemize rağmen; her anına değen, torunlarımıza anlatacağımız bir maç seyrettik.

Ayrıca diğer takımlardan arkadaşlarım alınmasın ama şu heyecanı Türkler'e yaşatan başka bir Türk futbol takımı da görmedim arkadaş.

Elinize sağlık, hoşgeldin Bülent Korkmaz.

p.s: Metalist'i kim durduracak abi, adamlar yardıra yardıra geliyorlar.

p.s 2: Bülent Korkmaz, bu takımın başına çok yakıştı arkadaş. Takımın normal başarılarını da bir kenara bıraktım, sırf Bülent Korkmaz geldi diye ekstradan başarılı olmasını istiyorum.

Oscar Ödülleri

Klasik bir "Oscar yorumları" yazısı yazmadan da olmaz elbette.

Töreni seyretmedim, sonuçlaı da şimdi inceliyorum açıkçası.

Heath Ledger'ın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu'yu almasına kesin gözüyle bakılıyordu, şaşırmadığıma seviniyorum; ki gerçekten de hak etmişti.

En çok merak ettiğim dallardan biri En İyi Yönetmen ödülüydü. Çok sevdiğim birden fazla yönetmen yarıştığı için heyecanlanmıştım. Danny Boyle almış, fena mı olmuş bilemiyorum çünkü Slumdog'u henüz seyretmedim.

Görsel efekt, Makyaj ve Art Direction'ı Benjamin Button'ın almasına şaşırmadım. Bir film olarak çok çok başarılı bulamasam da, teknik açıdan üst sınıf bir filmdi; hakkını almış kısacası.

Beni asıl şaşırtan, Akademi duruşuna ve politikasına aykırı bir şekilde, Yabancı Film ödülünü Vals Im Bashir'in almaması oldu. Hem güzel bir film olduğu için, hem de tam İsrail saldırıları döneminin sonrasında sesini yükseltebilen bir film olduğu için ödülü almasını bekliyordum. Çok şaşırdım.

Bunun dışında da, acilen seyredilecekler listesi var elbette:

Slumdog
Vicky Christina Barcelona
The Wrestler
The Reader
Milk
Man on Wire
Frost / Nixon


Troya: Bir Mustafa Erdoğan Hezeyanı

Profesyonel dünyanın, hatta onu da geçtim, günümüz dünyasının kapılar açan kilit bir kuralı var: Bir şeyi ne kadar iyi yaptığınız aslında o kadar önemli değil; onun yerine yaptığınız şeyi ne kadar iyi sunduğunuz ve onu alıcısına ne kadar iyi pazarladığınız önemlidir. Mustafa Erdoğan’ın Troya’sı da benim gözümde, bu hayat görüşünü anımsatacak kadar keskin çizgilere sahip bir gösteri olarak sınıfına ayrıldı.

Dün akşam itibariyle seyretmiş olduğum Troya’yı tamamen bu şekilde sınıflandırmak doğru değil elbette. Yaklaşık 1.5 saat boyunca, “Troy” filmiyle geniş kitlelerin dikkatini çeken Truva Savaşı’nı İlyada versiyonuna göre anlatan gösteri pek çok açıdan “Sezar’ın hakkı Sezar’a” dedirtiyor. Tartışmasız bir şekilde pek çok açıdan oldukça kaliteli bir gösteriyle karşı karşıyayız. Mustafa Erdoğan’ın 4 milyon TL harcamayla ortaya koyduğu bu prodüksiyon, hiçbir masraftan kaçınılmadığı açıkça belli olan bir gösteri olduğunu kanıtlamakta zaten.

Teknik boyutuna göz atıldığında, göz kamaştırıcı bir sonuçla karşılaşmak mümkün. Prag Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilmiş olan görkemli besteler, Anadolu’nun farklı yörelerindeki yerel müzikleri farklı konseptlerde biraraya getiriyor. Parçaların tamamı Yücel Arzen tarafından bestelenmiş, ve kabul etmem lazım ki oldukça başarılılar. Işık tasarımında da ABD’den Luxious Lighting’in desteği alınmış. Bazı yerlerde çok vasat kaçsa da ışık tasarımı, çoğunlukla sahneyi oldukça derin gösterdiğini söyleyebilirim. Keza dekorlar da bu amaca etkili bir şekilde hizmet ediyor. Teknik anlamda beni rahatsız eden nokta ise şu oldu: Gösteri boyunca bazı sahnelerde, “biz bu sahneyi yaptık, çünkü teknik ve maddi imkanlarımız bu çapta teknik bir prodüksiyonu gerçekleştirmemizi sağlayabiliyor. Bunu yaptık, çünkü yapabiliyoruz.” İzlenimine kapıldım. Gösterinin bütünüyle alakası olmamasına rağmen seyircilerin arasından havaya yükselen bir dansçı görmenin bunda etkisi büyük elbette. Dünya standardında bir prodüksiyonun ortaya konulmasından sonsuz mutluluk duysam da, gerekli olduğu için değil de gösteriş ve görkem için böyle sahnelerin kullanılmış olması bana biraz itici geldi.

Yaklaşık 120 dansçı tarafından sahnelenen gösterinin kadrosunda yabancı sanatçılar da var. Elbette ön planda yer alan dansçılar var ama ağırlıklı olarak koreografilerin etkisi yüzünden, başroldeki dansçılar dışında kimsenin ön plana çıktığını söylemek mümkün değil. Her sahne, bir bütün olarak değerlendirilecek şekilde tasarlanmış, ve gösterilen performansın ve uyumun beni oldukça etkilediğini söyleyebilirim.

Yine de, hikaye – koreografi ve kostüm bütünlüğü açısından oyunun, kendi adıma beğenmediğim birkaç özelliği var. Antik Yunan mitolojisine ait olan bir hikayenin Anadolu kültürleriyle bağdaştırılarak anlatılmasına çok da karşı değilim; ancak bunun göze soka soka yapılmasından haz duymuyorum. Horon tepen bir Yunan, ya da oryantal figürler sergileyen bir Helen gösteri boyunca sık sık karşılaşacağınız sahnelerden sadece birkaçı. Postmodernizm böyle bir şey olsa gerek.

İşin en üzücü kısımlarından biriyse, bu kadar para harcanan, prodüksiyonuna ciddi anlamda emek sarf edildiği açıkça belli olan böyle bir gösterinin metinlerinde hem içerik hem de biçim olarak sayısız hatayla karşılaşmak oldu. Eğer bu kadar araştırma yapıldıysa, böyle bir prodüksiyon ortaya konulduysa, Penthesilea (ya da Penthesileia)’ya Penthesillia denmesin arkadaş.

Açıkçası Mustafa Erdoğan, görüşleri ve duruşuyla pek de sevdiğim birisi değil (daha detaylı bilgiyi veremeyeceğim açıkçası, kendi araştırmanızı yapmayı öneriyorum. Araştırma kelimelerinden biri de “yaşamalancılar” olursa güzel olur.) . Ortaya konulan esere de sonuna kadar saygım var; bu kadar büyük bir prodüksiyona girişmek ve altından kalkmak kesinlikle herkesin başarabileceği bir şey değil; ama “bu kadar büyük bir prodüksiyon”un, bundan daha iyi olmasını beklemenin de hakkımız olduğunu düşünüyorum açıkçası. Son olarak da değinmeden edemeyeceğim: Gösteri konseptiyle doğrudan hiçbir alakası olmamasına rağmen bütün hikayenin “Aslında barış ve kardeşlik güzeldir.” temasına bağlanması ve bölgede çalışma yapan, gerçekten kayda değer pek çok tarihçi – arkeolog olmasına rağmen özellikle Mehmed Uzun’a teşekkür edilmesinden rahatsız olduğumu belirtmeliyim.

Troya, İstanbul Gösteri Merkezi’nde sahneleniyor hala, ve benim gözümde mutlaka seyredilmesi gereken bir prodüksiyon olarak çoktan yerini aldı bile.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...