17 Ağustos

...Çünkü her insan gibi biz de, kayıplar büyük rakamlarla, kişiselleştirilmeden ifade edildiğinde bir bok anlamıyor, hiçbir şekilde etkilenmiyoruz.

Acaba, bütün milleti toplayıp, 17 Ağustos'u her şeyiyle yaşayan insanları da toplayıp, teker teker o insanların hikayesi kendi ağızlarından diğerlerine anlatılsaydı, 10 yıl sonra bir şeyler farklı olur muydu?

Biz bir tanesini okuyalım. SSUKB yazdı.

Ben 17 Ağustos'ta İstanbul dışındaydım, ve bunu iyi mi kötü mü olarak algılamalı bilemiyorum ama o depremle ilgili hiçbir şey yaşamadım. Sonrasında yardım için Gölcük'e gittik, dayım da sağlık ekibi olarak gelmişti Anadolu'dan. Belki de öncesini birebir yaşamadığımdan, sanırım hiçbir zaman tam anlamıyla kavrayamadım durumun vehametini. Belki de bu yüzden, her ne kadar çok etkilensem de, yıllar sonra bile unutulmayacak çok canlı bir imge olarak kalmadı aklımda.


Annemin sesiyle yatağımdan sıçradığımda gecede bir gariplik olduğunun farkındaydım. Babamı bir kez daha o denli şaşkın ve korkmuş vaziyette gördüğümü hatırlamıyorum, merdivenlere doğru yürür ve bir yandan dengemi korumaya çalışırken her kriz anında olduğu gibi annem insiyatifi eline almış, bizlere aşağı inmemizi söylüyor, ve muhtemelen doğumgünüme son dakikada davet ettiğim bir arkadaşımın evinde fazlalık oluşturduğundan ve bu davete eli boş gelmek uygun kaçmayacağından hediye mahiyetinde annesine aceleyle paketlettirdiği portakal şeklindeki kokulu mumu yakacağı bir ateş arıyordu el yordamıyla. Garip bir uğultu duyulduğunu anımsıyorum, akşam haberlerini STV'de izlemeyi tercih eden biri olsaydım, yaşananları beton blokların vecd ile secde etmeleri olarak tanımlayabilirdim. Yalnız hakikaten kutsal bir andı, o dakika aklıma Allah yahut ölüm korkusu gelmemişti o ayrı, sadece neler olduğunu kavramaya çalışıyor ve etraflıca düşünmekten ziyade zevahiri kurtarmaya bakıyordum. Bunun içinse öncelik dışarı adım atmaktı. Hülasa babamla beraber evin alt katına indik, sonrasındaysa apartmanın girişine. Son merdivenden aşağı adımımı attığım saniye sallantı sona erdi. O telaşla, annemi geride bırakışımızı halen daha utançla hatırlarım.

Babamın garip bir tıyneti vardır; safi duygusal, ancak hislerini dışa vurmayı acziyet sayan. Gün olur bir kaşık suda fırtına koparır, yapılan her ne olursa olsun tatmin kalmaz, yahut öyle görünür. İşte böyle zamanların çoğunda, hem benimle hem de babamla başa çıkmak, ve hatta çokça anlaşmazlık yaşadığımızdan aramızda denge kurmak mecburiyetinde kalan annem bu durumdan yakınırken sohbetin taraflarına, esasında iki çocuk annesi olduğunu söylemek yollu babama inceden dokundurur. O akşam, o hengamede hakikaten babam hiç doğmamış ağabeyim gibiydi, peki ya babam neredeydi diye sorsam kendime dönüp, muhtemelen benim olmadığım bir yerdeydi; belki de birkaç saniye önce ağırlığında ezilmekten kılpayı kurtulduğu, yatağın üzerine devrilen devasa gardırobun altında.


Dışarıda ilk gördüğüm şey zifiri bir karanlıktı. Ezbere yürüyorduk, gittikçe yayılan bir toz bulutuna doğru. Ne ile karşılaşacağımı hiç kestiremiyordum. Aklımdaki tek soru ne zaman odama ve sıcak yatağıma geri dönebileceğimdi; ancak yüz yirmi tane tahmin hakkı verilse yine de bilemeyeceğim bir gelecek zamandı sorumun cevabı: tamı tamına 15 ay. Bu farkındalık yoksunu halimizle arabaya vardık, ön koltuğa oturdum ve radyoyu açtım.




TGRT radyo yayını var, ve henüz 3 dakika önce gerçekleşen hadiseye dair hiçbir şey yok, sade bir bant kaydı dönmekte. Annem dayımları merak ediyor, takriben bize 5 dakika yürüme mesafesinde oturuyorlar. Dayım diyorsam büyük dayımdır, ortancasının evi ise hemen hemen aynı mesafede, ters doğrultuda, okulumun alt kısmında. O esnada ortanca dayım yaklaşıyor yolun ötesinden. Kır saçlı bir adamdır, söylenen odur ki bundan kelli ona çekmişim; malum oğlan dayıya kız halaya muhabbeti. Bunun dışında bir ortak noktamız bulunduğunu hayatımın hiç bir döneminde düşünmedim. Onun yaşantısı aile sohbetlerinde sıkça “varlıktan yokluğa” hikayelerinin mezesi olarak hatırlanagelir. Anneme sarılıyor ağlamaklı. Üstü başı niçin bu denli toz içinde kalmış, anlamakta zorlanıyorum. O esnada radyo en nihayetinde bant yayınına ara verip, bir deprem olduğu bilgisini(?) dinleyenlerle paylaşıyor. Merkez üssü Avcılar deniyor. Annemin hıçkırdığını duyuyorum, başımı camdan dışarı çıkıp ne olduğunu anlama derdindeyim. Ortanca dayım oturdukları binanın kendi evlerinin bulunduğu son katı hariç kalacak biçimde yıkıldığını, ne yengemin, ne kuzenlerimin, ne de gördüğümüz gibi kendisinin burnunun dahi kanamadığını söylüyor. Telaşla o yöne doğru hep beraber yol alıyoruz, o gece eve geri dönemeyeceğimi ilk kez o an farkediyorum.

Korkunç bir manzara beliriyor karşımda, ben yaklaştıkça büyüyor. Enkazlardan yükselen inlemeleri duyuyorum; bunun harici şaşırtıcı bir huşu. Okulumun yanında toprak bir top sahası vardı o zamanlar şimdi yeni bir yerleşme alanı haline getirilen. İnsanlar toplanmış, basireti bağlanmış biçimde bekliyor neyi beklediğini bilmeksizin. Kuvvetle muhtemel günün ilk ışıklarını. Babam bu vaziyeti mahşer gününe benzetiyor. Artık kendini toplamış bir halde, üzerindeki atıllığı atmış. En ilginç ayrıntı ise, 200 metre aşağıdaki camiide çıplak sesle sabah ezanı okunuyor. İrkiliyorum.

O gece gökten çok yıldız kaydı. Kapkara bir kentin tepesindeki pırıl pırıl gökyüzünde, her biri zorlanmaksızın teker teker sayıldı. Eşkıya filminin bir izdüşümüdür bu sahnenin çok kişinin ölümüne yorulması. Hiç kimsenin bu hadiseyi bir perseid yağmuru, her sene aynı dönemde gerçekleşen bir doğal vakıa olarak naklettiğini, yahut açıkladığını sanmıyorum. Zira ne 17 ağustos gecesi, ne de sonrasında gerçeğe zerre kadar ihtiyaç yoktu. İnsanları inadına ayakta tutan, beton yığınlarından oluşmuş toplu mezarların başında bir yaşam bulma umuduyla aletsiz gereçsiz günlerce çabalatan, açlığı ve susuzluğu hiçe saydıran bu mücadelenin anlamı neydi? Bana göre çokça ölüm korkusu, ve önce emek, sonra tevekkül; ve hatta bir bakıma Doktor Rieux' nün başkaldırışıydı.Ve o gece, felaketin içindeki en büyük mucize, insanın ta kendisiydi.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...