David Fincher Usulü: Benjamin Button

Sıkı takipçileri için David Fincher oldukça ilginç, çok değişik performanslar çizen bir yönetmen olarak göze çarpıyor. The Game ve Se7en gibi muhteşem filmlerle parlamaya başlayan yıldızını Fight Club ile taçlandıran yönetmen; yeni filmleri gelmeden önce beklentileri oldukça yukarıya çekmişti elbette. Sonrasında gelen Panic Room, görüntü yönetmenliği açısından oldukça başarılı olmasına rağmen bir film olarak oldukça vasattı; Zodiac’ı da kendi adıma oldukça beğenmeme rağmen bir yukarıdaki üç film gibi başyapıt olarak nitelendiremem ne yazık ki. 2008’in en çok ses getiren yapıtlarından biri olan Benjamin Button ise, bu yazının konusu olacak.

David Fincher’dan bahsederek söze girdim, çünkü bir takipçisi olarak bu filmi ondan bağımsız kesinlikle düşünemiyorum. Özellikle de önemli olan şu: Böyle bir filmi, yönetmeninin tercihlerinden bağımsız olarak düşünmenin de mümkün olacağına inanmıyorum.
Hikayeyi herkes okumuştur, doğuştan yaşlı olan Benjamin Button sıradan insanların aksine yıllar geçtikçe gençleşmektedir. Film de Benjamin’in yaşlılığından gençliğine hayat hikayesini anlatıyor ve bu sürede, Cate Blanchett’in oynadığı Daisy karakterine olan aşkına ve aralarındaki ilişkiye değiniyor.

Tam tamına 166 dakika süren filmin, anlatmadığı şey kalmıyor aslında. Benjamin Button’ın doğum hikayesinden, farklı farklı insanlarla yaşadığı sürüsüne bereket maceraya, İkinci Dünya Savaşı’ndan genelevlere uzanan bir dolu hikaye anlatıyor David Fincher. Belki de en önemlisi bu: David Fincher, seyirciye gerçek olmayan bir hikaye anlatıyor. Hikayeyi anlatırken hiçbir detaydan, hikayeyi güçlendiren hiçbir olaydan bahsetmekten çekinmiyor David Fincher. Kabul etmek lazım, bu yönteme başvurması filmi yer yer sıkıcı da yapabiliyor. Elindeki basit hikayeyi dallanıp budaklandırırken, asıl hikayenin büyüsünden uzaklaştığını da iddia etmek mümkün; ama ben buna inanmıyorum. Açıkçası David Fincher’ın film geçmişine ve tekniğine baktığımızda, böylesine ağır ilerleyen bir filme pek rastlamıyoruz, ve filmin kimilerine ağdalı ve sıkıcı gelmesini de buna bağlıyorum ben.

Öte yandan, bu kadar uzun bir filmle karşı karşıya olsak da, ben filmden herhangi bir sahnenin atılmasını isteyeceğimi sanmıyorum. Sonuçta bize anlatılan hikayenin büyüsünü tam anlamıyla yakalamak için, hem hikayeyle, hem de karakterlerle tam anlamıyla bütünleşmek gerekiyor. “Gereksiz detay” olarak adlandırılan birçok sahnenin de seyirciyle Benjamin Button’ı ve hikayeyi özdeşleştirmek adına çok büyük rol oynadıklarını düşünüyorum.

Son olarak değinmem gereken nokta ise biraz daha teknik konuları içeriyor. Pek çok yerde geçtiğinin aksine, yaşlı olarak gördüğünüz Benjamin Button başka karakterler tarafından canlandırılan birisi ya da Brad Pitt üzerinden yaratılmış bir makyaj harikası değil. Geçtiğimiz hafta TED Konferansı’nda bir konuşma yapan Ed Ulbrich, aslında “yaşlı” Benjamin Button’ın ilk defa kullanılmış bir teknikle yaratıldığından bahsetti. Bu tekniğe göre öncelikle kamera karşısında Brad Pitt’in sayısız farklı mimikle verdiği pozlar kaydediliyor, daha sonra vücut hareketlerini başkalarının canlandırdığı karakterler üzerine Brad Pitt’in bu mimiklerinin yaşlandırılmış halleri yerleştiriliyor. Zaten film biraz incelendiğinde, hiçbir masraftan kesinlikle kaçınılmadığını söyleyebilirim teknik anlamda. Savaş sahnelerinin efektlerinden, “yıldırım çarpması” sahnelerine dek farklı teknikleri bir araya getirmiş David Fincher. Filmin 150 milyon dolarlık bütçesi de bunu kanıtlar nitelikte elbette. David Fincher’ın bu filmdeki bence en büyük başarısıysa, kendisinden daha önce hiç görmediğimiz şekilde fotoğraf gibi sahnelerle karşımıza çıkmasıdır. Sinematografinin filmin en başarılı yönlerinden biri olarak gözüme çarptığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Bol adaylığı olan, en son BAFTA’da 3 ödülü kapan, pek çok yerde daha fazlasını Slumdog Millionaire’e kaptıran The Curious Case of Benjamin Button’ın adı, 13 dalda aday olduğu Oscar’da kaç defa anons edilecek, heyecanla bekliyorum.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...