Final Haftası

Üniversite hayatının en ilginç dönemlerinden biri sanırım final haftası. Yani tamam, genel olarak derslerdeki bilginizi falan sınıyorlar da; daha da önemlisi iradenizi ve bu 2 haftayı nasıl kotardığınızı sınıyorlar ki, asıl başarısızlık orada çıkıyor. Zamanında şöyle bir şey yazmışım ekşiye:

final haftası sıradan bir sınav haftası değildir. sadece derslerdeki başarınız değil, hayattaki başarınızı da; sorunlara karşı nasıl göğüs gerdiğinizi de, sinir limitinizi de sınıyor bu meret. final programı açıklanıyor ve planlarınızı yapıyorsunuz, her şey güzel olacak diye mırıldana mırıldana sınavlara çalışmaya başlıyorsunuz fakat o da ne: murphy kanunları

final haftası ve murphy kanunları birlikte eve çıkabilecek kadar kanka durumundalar zaten, yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. bütün çalışma planları bir tane ders notunun eksik olmasıyla ya da usb deki dosyayı açamamanızla yalan olabiliyor; sinir krizleri geçirebiliyorsunuz. ya da bir derse çalışacaksınız birisiyle; derse de gitmemişsiniz hiç ve onun yardımı olmadan geçmeniz imkansız. evet, ta kendisi: bu şahıs hastalanıp okula gelmiyor.

en kötülerinden biri de final haftasının başlangıcında hasta olmak. yataktan çıkamayacak durumdayken gördüğünüz kabusların ana teması tarih notları ya da teknik çeviri sınavı oluyor.




Bilen biliyor, 3. senemi okuyorum ve geride kalan (yaz okullarıyla birlikte) 6 dönemimde okulu ve notlarımı pek de takmadım. Geçebilecek kadar not almam yeterli oldu benim için; ama acısı da çıkmaya başlayınca en azından 1 seneliğine adam olmaya karar verdim: Ortalama kasacaktım! Hal böyle olunca final haftası da, sınavlara girip çıktığın sıradan bir hafta olmaktan daha fazla anlam taşımaya başlıyor. Aslında çok daha az ders almış olmama rağmen belki de 2 senenin toplamından daha fazla çalıştım şu 9 gün içinde. Gördüğünüz fotoğraf da 2 gün önce 3 saatlik bir çalışmada tükettiklerimi yansıtıyor.

Geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: ÖSS de dahil olmak üzere, hayatımın neredeyse hiçbir döneminde bir sınavım bittikten sonra "iyi geçti obarey" ya da "sıçtım, ölmek istiyorum" triplerine girmedim aşırı derecede. Daima önemli olan, sınavların bitmiş olması oldu. Nitekim bu sene de böyle yaşandı.


Bugünkü son sınavımdan bir sahne: 75 dakikalık çoktan seçmeli sınavın son 15 dakikasında çıkmak yasak, asistanlar "son 20 dakika" diye uyarıyor; ve ben son 15 dakikayı beklemek istemediğim için tam anlamıyla cevap veremediğim 10 tane soruyu şıklara bile bakmadan işaretleyerek son 15 dakikaya kalmadan sınıftan çıkıyorum. Bunu neden yaptım bilemiyorum, vapura yetişmek sınavdan daha önemli geldi bir an gözümd sanırım, bir de çok bunalmıştım galiba:)

Eve nasıl koşarak geldiğimi, girer girmez bira açıp kutlama havasına geçtiğimi anlatamam. Bu akşam nerede paket servis olacağımı da bilmiyorum henüz; ama rahat durmayacağım sanırım. Eve gelirken de kafamda imgeler canlanıyordu: "Gençler, sevgili arkadaşlarım! Bugün, tarihi bir gün. Bugün, eğitimcilerin hegemonyasından kurtulduğumuz, bir birey olarak varolabildiğimiz, sınav denen bir şeyin olmadığı bir gün" Post-finals syndrome... :)

Bugünkü sınavdan bir sahne daha: Koskoca bir amfide sınav gerçekleşecek, sınıfın neredeyse tamamı sınav düzenine geçmiş, arka arkaya oturmuşlar. Farklı gruplar içinde yer alan 10 tane dallamaysa, arkadaşlarıyla yan yana oturmuşlar; ya da bütün herkes aynı sıra grubunda oturuyorken arka arkaya, gidip bir yandaki sandalyeye oturmuşlar. Anlıyorum, farklı olmak güzel tabi de; sınav lan bu. 2 kişi de yanyana oturmuş, "böyle oturamaz mıyız" yani diye sordu bir ara. "Yok artık" dedim, ders kodu 101 bile olsa; sen şu 3 ayda hem bu dersin (sosyoloji) vizesine girmiş, hem de pek çok başka dersten sınava girmiş birisisin. Onu geçtim kaç yaşına gelmişsin, üniversiteye girmişsin lan; basmıyor mu kafan?


Daha bitmedi anlatacaklarım da, yeter bu kadar ahaha.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...