Kabadayı

Çevremdeki yorumlara bakıyorum, ve görünüşe göre filmi beğenmeyen bir tek ben varım.

Birkaç parça olarak bakacağım filme:

1-) Senaryo

Filmin en güçlü olduğu yer, belki de tek güçlü olduğu yer senaryosu. Bazı klişeler var, fotoğrafla hafıza tazeleme gibi Memento esintileri var (bilinçli yapılıp yapılmadıkları sorgulanabilir; bana bilinçli degilmiş gibi geldi); ama genel anlamda verdiği senaryo bir derece kabul edilebilir geldi bana.

2-) Oyunculuk

Otur, sıfır. Buna Şener Şen'i de katıyorum (ki taşlanacağım bunun için, biliyorum) ve şunu söylüyorum: Filmde vasatın üstüne çıkan sadece birkaç kişi var. Şener Şen ve Rasim Öztekin (Sürmeli) bunlar arasında sayılabilir; geriye kalan oyunculuklar ise cidden çok kötü. Benim Şener Şen'e olan güvenim sonsuz, o yüzden düşünmeden de edemiyorum, acaba oyunculuğun kötü olması oyuncuların kötü olmasından değil de yönetimin kötü olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? "Racon" tayfası denilen tayfadaki oyuncuların hepsi başarılı sayılabilecek kişiler, Kenan İmirzalıoğlu genelde vasatın üstünde bir performans sergileyebiliyor ama bu filmde herkes yapmacık, herkesin üstünde "Ben Rol Yapıyorum" tabelası var. Bir yerde yanlışlık var, orası kesin.



3-) Genel yönetmenlik ve toplumsal etki

İdeolojik demeyeyim de, belli bir amaca hizmet eden filmleri sevmem; standart bir mesajı vermelerini hiç sevmem; ama bu filmden cidden rahatsız oldum. Devran karakterinin filmin bir kenarından sürekli olarak yüceltilmesi, özenilecek bir konuma getirilmesine anlam veremedim açıkçası. Tamam, filmde "Hiçbir şey siyah - beyaz diye ayrılamaz" temasını benimseyebilirsin, Devran'ı da gri olarak gösterebilirsin ama insaf be kardeşim; adamın neresi gri, neresi savunulabilir ya? Sürekli olarak verilen "Bir kadın için her şeyden vazgeçtim" mesajı da sadece "nipple nipple" diye inleyen hanzoları gaza getirdi; bütün herkes Şener Şen'in oynadığı karakteri beğense de, yeni Devranlar göreceğiz bence sokakta.

Daha söyleyeceklerim de vardır da, not almadan aklımdakileri yazdım sadece, geri kalanlar uçtu gitti o yüzden.

Velhasıl, hem kamera arkasında, hem de kamera önündeki bu kadar sağlam kadrosuna rağmen üç beş sahne dışında beğenmediğim bir film oldu Kabadayı. Üç beş sahne de filmi kurtarmıyor ne yazık ki.

Fear dot com

Sayın Yiğit Arda Türkoğlu, Bu dönem almakta olduğunuz derslerden Etymology I'in 13 Kasım 2007 tarihli sınavında kopya çektiğiniz dersin hocası Dr. Bülent Aksoy tarafından Fakültemiz Dekanlığına bildirilmiştir. Bu konuyu soruşturmak üzere Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği doğrultusunda kurulan komisyon üyeleri olarak durumu ayrıntılı açıklayacağınız yazılı ifadenizi 27 Aralık Perşembe gübü aşağıda bildirdiğimiz yer ve saatte komisyonumuza getirmenizi rica ederiz.

Prof. Dr. Işın Bengi Öner - Çeviribilim

Prof. Dr. Eser E. Taylan - Batı Dilleri ve Edebiyatları




Hayır bunu yaptığımı inkar etmiyorum zaten de, bunun bu kadar büyütüleceğini tahmin edemezdim açıkçası. Okuldaki her dönemim bir eğlenceyle geçiyor zaten; hazırlık atlayıp bölüme başladığım ilk dönem "ben hazırlığa geri dönmek istiyorum" diye bölüme başvuru yaptım, normalde mümkün değilken (neyse ki kredisiz bir dersti) bir dersten withdraw ettim. İkinci dönem okuldaki kaydım silindi kayıt ücretini yatırmayı unuttuğum için, zar zor hallettik kurul kararı ile. İkinci sene ilk dönemimde de okuldan uzaklaştırmaya çalışıyorlar beni. Hakediyorum orası ayrı da, insaf lan:(

Ne olacak? Savunma yazacağım, neyse ki 2 hafta önce annem ameliyat olmuştu, ameliyat raporunu kullanacağım falan savunmada, minimum kınama cezası, maksimum 3-6 ay uzaklaştırma alacağım. Dersten F aldığımı eklemiyorum zaten; bir de büyük ihtimalle bursum kesilecek (ki okula devam etme sebebim o burs, ehah).


Hadi bakalım

Yazıdaki boru hattının da sembolik bir anlamı bulunmakta elbette, ehah


Anna Karenina

Kent Oyuncuları'nın 2006-2007 prodüksiyonu Anna Karenina, bu akşam İş Sanat Kültür Merkezi'ndeydi. Kendi adıma söyleyebilirim, Devlet Tiyatrosu'nun Kral Lear prodüksiyonundan bu yana bu kadar başarılı bir oyun seyrettiğimi hatırlamıyorum.


75er dakikalık 2 perdeden oluşan oyun, basit ama oyun içindeki her şey için daima yeterli olan sahne planı, romanı 2 saate sığdırabilmiş olan muhteşem düzenlemesi ile seyredilmeyi kesinlikle hak ediyor. Dikkat etmek gerek ama, 2 saat boyunca bütün dikkatinizin oyun üzerinde olması gerekli, zira seyirciden takip adına büyük bir özveri istemekte oyun. Sonunda ise pişman olmuyorsunuz kesinlikle, oyuncuların emeği ile sizinki birleşip oldukça hoş bir karışım çıkartıyor ortaya. Oyuncular? Anna rolündeki Yeşim Koçak ile Levin rolündeki Hakan Gerçek, oyunu tadından yenmez bir hale getiriyor.



Oyun Şubat ayı içinde 6 defa sahnelenecek, detaylara verdiğim linklerden ulaşabilirsiniz.



 http://www.ticketturk.com/ActivityDetail/tabid/104/DetailID/858/Default.aspx



http://www.ticketturk.com/ActivityDetail/tabid/104/DetailID/917/Default.aspx



Not: Hayır, Kent Oyuncuları'ndan para almadım=)

 

Finaller ve insan bünyesi üzerindeki etkileri

Finallerin de tadına baktık, sanırım ilk sene ilk dönem adına yapılabilecek her şeyi yaptım, çekilecek
bütün acıları çektim. Yani, bitmiştir umarım. Bir umut=)

Tek derdim burslarımdı açıkçası, onlar için de F almamam gerekiyordu, büyük ihtimalle de almayacağım; bu bünyenin finallere çalışabileceğine inanmazdım pek, ama evet, olabiliyormuş.

Bu sürenin öncesi ve sonrasında ne oldu? Yılbaşını evde kutladım kendime hayret ederek, belki de böylesi daha iyi oldu (aksi takdirde bu yazıyı sevgilisi olmayan bir Arda yazıyor olabilirdi mesela), bir şey diyemeyeceğim.

"Justification"  denen meretin kişiliğimi güçlendirirken bir şeyler yazabilme yeteneğimi de aynı oranda katlettiğini fark ettim. Kurgusal bir öyküde yazdığı her kelime için justification aramaya başlayan bir Arda eninde sonunda vazgeçiyor tabi yazmaktan.

Avaz Avaz deadline'ı belli oldu bu arada, and you know what? I've got nothing. Evet, çok hoş gidecekti bu phrase buraya=) (çok fazla ingilizce karıştırıyorum her yere, evet iğrenç bir şey; ama bazen Türkçe'de anlatamayacağın kadar iyi oturuyorlar oraya.)

Jazz Piano ya da Piano Jazz. Yakın zamanda Massive Attack'ten beri ciddi anlamda etkileyen gruplar arasında Esbjörn Svensson Trio ve Tord Gustavsen Trio. Yavaş yavaş keşfediyorum tabi; ama dinlediğim her yeni şey sevgimi arttırıyor açıkçası. Bir de bunlardan ayrı olarak Télépopmusik var ki, henüz tek albümlerini dinlemiş olmama rağmen sevgi duydum kendilerine büyük miktarda. Yeni tatlar, yeni zevkler arıyorum mütemadiyen, evet. Biraz da sakinleştim sanki, eski sertliklerden pek bir şey kalmadı=)

A, hatırlamışken belirteyim tabi, bir last.fm keşfi. Faun. Haggard sevenler mutlaka sevecek, Haggard'dan daha yumuşak ayrıca bunlar=)

Bir de, Tim Booth - Monkey God. Aylardır arıyordum, geçtiğimiz haftalarda buldum, "play count" a da yansıdı tabi=)
İzmir beni bekliyor, 1 Şubat öğlen civarlarında oldukça mutlu ve huzurlu bir insan olacağım tahminimce (sebebi yukarıda duruyor açık açık)

Blog olarak ekleyeceğim gerçi; ama evet, Hrant Dink, bu ülkede biraz olsun geride bıraktığımızı sandığım şeylerin hala devam ettiğini hatırlattı bana. Salaklık olduğunu fark ettim bu ülkede
"belki", ileride bir gün düşünce özgürlüğünün var olabileceğine inanmanın. Gerçekten yazık.

Yazı yazmam lazım, çokça yazı yazmam lazım, durmadan...

Chuck Berry And The Istanbul Gig

"How did it feel to get cheated?", will ask my sons in future. "By the man you adore, by the King about whom we only hear legendary stories"

Really? How does it feel? Let me tell you, it feels really bad. Longing so much for the man you admire, only to see him on stage for 45 minutes. 45 minutes. And you know what, the band that
was on stage before Chuck Berry stood there for 45 minutes. Exactly 45 minutes. What is the
difference here? There's something wrong with that.

What is wrong with that, then? I mean what caused Mr.Berry to leave the stage so early? The technical problems he had in the beginning. Come on, we all know this can't be the reason.

For he is demonstrating against something? No, at least we should have learned what he was demonstrating against.

For he didn't like the audience. Be serious, we were going to hell for him over there, hands up as high as they could go up.

I've come across a setlist (a little bit old though, since I couldn't find a recent one) for a concert he gave in France, in 2004. I saw 19 songs in the setlist, and the concert is said to last 80 minutes. I 
remember Mr.Berry telling that we had to raise our arms higher for the concert to last longer (for all the night and the day, as he said). 

Then, I inevitably wonder. Are the arms of the French people pretty much longer than our arms?

Yes, It was good to see Mr.Berry over there, doing all the stuff; but there were great wrongs in it. Who knows, when we will see him again, maybe never; and that wasn't enough, really.

We are left with hearts broken, and we don't know how to make up.

Sevgili Turkcell


02.07.2007

Sevgili Turkcell,

Seni ne kadar özledim bilemezsin. Hattım çalışmadığından beri her gün senin özleminle
yanmakta, her gün kalbimden bir parçayı söküp sokağa atmaktayım. Ne büyük bir acıymış
meğer şebeke sağlayıcından uzak kalmak.

Biliyorum, sen de hissediyorsun aynı acıyı. "Nerede" diyorsun, "benim biricik aşkım, para kaynağım"; ama ne yapabilirim ki.

En son nerede kalmıştık hatırlıyor musun, bir telefon görüşmesi yapmaya çalışıyordum hani ben. Nedense bir türlü hattım gözükmüyordu, hatta operatörlerin ve Nokia teknisyenlerinin yaratıcılıklarını da görmüştüm "Geçersiz telefon" ve "Sim kart kaydı tamamlanamadı" uyarıları
ile. Telefona atmıştım hatta suçu, çok iyi hatırlıyorum. Öyle değilmiş ama canım benim ya,
meğer bütün sorun GSM operatörü denen alçaktaymış. Biliyorum, sen de küfür ediyorsun ona; bir şey gelmez ki ama elimizden...

Telefonumun sıcak kucağından ayrılıp başka telefonlarda bile denedim hattımı, sen düşün artık.
Benzer yaratıcılıklarla karşılaştım sürekli, inkar edemem şimdi arkadaşların başarılarını.

Ve ne yaptım biliyor musun, aldattım seni aşkım. Hem de en çok nefret ettiğin kişiyle, Telsim'le.
Hatamı anladım ama sonra, bu zamana kadar hiç sevmemiş beni Telsim; faydalanmaya çalışmış
sadece, ne zaman ki alacağını almış, o zaman çoktan terk edilmişim ben. Telsim'e geçtiğimin
ertesi sabahında yarı yolda bırakılmanın nasıl bir şey olduğunu anladım, dışarıdan aradıklarında "Sistemimizde kayıtlı böyle bir numara bulunmamaktadır." mesajı ile birlikte. Yar olmazmış bana Telsim'den sevgili, senin gibi yüce gönüllü birisi varken hayatımda.

Her neyse canım, aradık tabi Müşteri Hizmetleri adlı fasiliteyi, dediler "Simkartı değiştirin". Senin aşkına düştüm sokaklara, fellik fellik müşteri hizmetleri şubesi aradım. Değiştirdim
tabi en sonunda kartı; ama sana kavuşabilmem için 48 saat daha beklemem gerektiğini 
söylediler. Sabırlı bir insanım ben, biliyorsun, onca badireyi atlattık seninle. Ama ne oldu biliyor musun, 48 saat sonra aynı mesajı aldım yine. Aşkıma 
kavuşamamanın siniriyle aradım tabi müşteri hizmetlerini, 40 dakikalık bir sabır testine
de orada tabi tuttular beni. Eninde sonunda bu işkencenin biteceğini bildiğim için sabrettim
yine, 24 saat daha bekletme isteğini de anlayışla karşıladım.

Görüyorsun değil mi, aşkımdan nelere katlanıyorum.

Ve tahmin edersin ki, 24 saat sonra hala aynı mesajı alıyordum. Artık dayanacak halim kalmadığı için kayınpederini yolladım Müşteri Hizmetleri'ne, ve bir muhteşem cevap daha
aldım: Sorun telefonumdaymış. Farklı telefonlarda simkartı denememi falan göz önünde bulundurmayan sevgili çalışanların, böyle bir cevap ürettiler bana. Pek de çözüm önermediler işin aslı biliyor musun,
hat ve telefonla birlikte oraya gitmem gerekiyormuş. "Peki" dedim, "aşkım için ne
gerekiyorsa yaparım."

Yarın çalışanlarını ziyaret etmeyi planlıyorum sevgilim, gitmişken birkaç tanesini döversem falan bana küsmezsin değil mi? Ulaşamadığım için mektup yazmaya karar verdim, umarım
PTT memurları da senin çalışanların gibi değildir. Sana ulaşamamanın acısıyla kahroluyor,
seni ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha belirtiyorum.

Bitecek bu gurbet hasreti, biliyorum.

Sevgiler
Biricik Aşkın,
Arda


Yıldızlar



13 Ağustos 2006


Defterimde rasgele bir sayfa açtım. Meteor yağmuru olacakmış bu gece saat 21.00 ve sonrasında. Balkondayım. Güzelim şehrin kahpe ve bir o kadar da sahte ışıkları bu güzelliği görmeme izin vermiyor ama. Halbuki en sakin köşelerinden birindeyim İstanbul'un. Uzaklaşmak gerek bu soğuk ve mekanik şehirden, gitmeli daha sakin bir yerlere. Kaldı mı ki ama o gürültüsüz, huzur dolu yerlerden? Sahte ışıklar işgal etmedi mi ki hayatımızın her bir noktasını sahte insancıklarıyla birlikte? Kafa dinleyecek bir yer lazım bana.

Hayat da böyle mi acaba? Gerçek güzellikler, hayatın anlamı, yaşanılan anın tadı bu yapaylıklarda gidiyor mu? Kaybediyor muyuz özümüzü yanan her vitrin ışığı ile birlikte? Önümüzden hızla geçen arabalar, koşuşturmalarımız alıp götürmüyor mu gençlik hayallerimizi de yanlarında? Elini uzatıp tutmaya cesaret edebiliyor musun hayallerini sen, bu yazıyı okuyan kişi (ya da yazan, hiç fark etmez)? Hak veriyorsundur okurken ama sen hak vermeye devam ederken Bağdat Caddesi kabadayıları ezdi geçti senin hayallerinden birisini daha bu sırada, son model "modifiye edilmiş" arabalarıyla.

Balkondayım, dolunayın son günleri ve sırtımı döndüm kendisine. Protesto ediyorum bu kadar parlıyor olmasını, yıldızlarımı istiyorum ben, dolunayı ya da göz kırpan kahrolası uçakları değil. Bütün elektrikler gitse mesela şu anda, yıldızlarla baş başa kalsak, ne güzel olur. "Çevrede de elektrikler gitmiş mi?" diye balkonlarına çıkan insanlar hayallerini hatırlasalar yıldızları görüp, içten bir gülümseme koyuverseler... Elektrik geldiği anda unuturlar gerçi, "akılları başlarına gelir" adilerin, "saçmalama" derler kendilerine.

Biterken Pinhani çalıyordu:

Gökyüzünde ne çok yıldız var.
Biri parlak biri ürkek biri yalnız diğeri sanki burda.
İçimizde ne çok hırsız var.
Biri aldı beni götürdü, sonra sattı, hem de yok
pahasına

Ah şu hırsızlar,
her gece rüyamda senin kılığında dolaşırlar.
Ah karanlıklar,
seni benden, seni dünden, seni gerçeklerden korurlar.



p.s: Parçanın içerikle pek de alakası yok, o ana çok güzel uyduğu için koyma gereği duydum sanırım.
 

Parça Parça Var Olmak

Bayram ziyareti hede hödösü yaptık bugün ucundan biraz, birkaç dereceden aile fertlerinin sürekli birlikte takıldığı evlerden birine gittik; akrabamız da oluyorlar aynı zamanda.

"Kaybedenler" hayatı yaşamak hoş bir şey değil, onu fark ettim. En kötüsü de, kaybeden bir ailenin çocuğu iseniz kazananlar sınıfına geçme ihtimalinizin oldukça düşmesi. Çocuklar üzülmesin abi, olmadıkları şeyler olmaya zorlanmasınlar, anne babalarının kaderlerini yaşamasınlar. Ona üzülürüm çok, ve de, doğal olarak, bu konuda elimden bir şey gelmemesine.

Kazananlardan olmadı pek ailem, kaybedenler sınırından da uzak durduk ama. Kendim de o durumdayım şu anda, ailemin kaderinin bir parçasını yaşıyorum; ama bildiğim bir şey var. O kaderden sıyrılıp kendi yolumu çizme ihtimalim bir çok insandan daha fazla. And you know what, I'm gonna take that chance...

Kendime verdiğim sözdü bu zaten, bir kenarından sıyrılmak, kendimden bir şey kaybetmeden. En önemlisi, "ismimin hakkını vererek". Keşke elimden onlar için de bir şey gelse, gerçi kimbilir, ilerleyen zamanlarda o da mümkün olur belki. Bilemezsin şu anda. Aman neyse, bayram hede hödö, eğlenin dayt.

Thank u for listening fellas. 

Geçmekte olan yılın ardından

Derler ya hep össye hazırlanılan yılın çok zor, çok bunaltıcı geçtiğini, palavra arkadaşım o; gayet güzel eğlendim ben. Gerçi 2006 bunun sadece ikinci dönemine denk geliyordu; ama zaten en zevkli kısmı da orasıydı sanırım. Dershanemi çok sevmiştim, arkadaşlarımla birbirimize zaten tapıyorduk, bir şeylerin kötü gitmesi için de hiçbir sebep yoktu zaten. Ki gayet de güzel gitti, girdik sınava falan, istediğim üniversiteyi de kazandım, mutluyum. En güzeli ise, aşırı bir fedakarlık yapmak zorunda kalmamış olmamdı. İnternetten vazgeçmiştim belki ama, sadece o an için değil, genel anlamda almam gereken kararlardan biriydi o. Hala savunurum, internet benden önemli bir parçayı alıp götürüyor diye.

Neyse efenim, boşverin. Konserlere falan gittik, film festivalinde muhteşem filmler seyrettik. Hatta If! de de seyrettik çok hoş filmler. Yaz nasıl geçti anlamadım tabi, haliyle öss - yds hedesi haziran ayının tamamını alınca elimden, bir garip oldum tabi. Buradan, Zeytinli'de çok hoş bir 4 gün geçirmemi sağlayan Erdinç beylere de teşekkür ettim. Yaz tatili hedesi de ağustos ayının sıcak kollarına kaydı tabi, destanlar yazılası bir macerayla yerleştik otelimize, ilginçti tabi; anlatmak gerek bir ara=)

Falan fistan, güzeldi tabi yaz tatili, inkar edemem. Arada sevgilimden de ayrıldım yaklaşık 1 senenin ardından, öss dönemi ilişki yürütebilmeyi de "talents" olarak ekledim kendime, genç adaylara duyurulur=) Koymadı ayrılık acısı pek, belki de benim için önceden belli olduğu için, kim bilir.

Sonbahar --> okul hedeleri oldu biraz. Ders seçmedir, okulu zengin etmedir falan filan derken başladık bir kenarından. Ağlaya ağlaya da bitiriyoruz dönemi işin aslı, bir yerlerden bir ya da birkaç tane F gelecek ama, önemli mi ki?=) ya, böyle. Aralık ayında hala bol bol yıldız görebiliyoruz gökyüzünde, arada kar da yağdı biraz, onu da tattık.

Velhasıl, 2006, öss senesi olmasına rağmen, en çok zevk aldığım, bir noktadan sonra "hiç bitmesin" dediğim senelerden biri oldu. Parçası olan, olmaya çalışan, arada beceremeyen, kalp kıran, cart curt, kısacası, hayatımda yeri olan bütün insanlara teşekkür, aynı başarıyı 2007'de de bekliyorum sizden=) Eet, yeteri kadar eğlendirdim sanırım kendimi. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...